GÜNDEM

BİR KAYIP VAKASI, KAYBOLAN DELİLLER VE HUKUKUN SINAVI

2020 yılının Ocak ayında Gülistan Doku, Tunceli’de ortadan kayboldu. Aradan geçen yıllara rağmen akıbeti hâlâ netlik kazanmadı. Bu süreç, yalnızca bir kayıp vakası olarak değil, aynı zamanda Türkiye’de adalet mekanizmasının işleyişine dair ciddi tartışmaların odağı hâline geldi.
Soruşturma ilk etapta bir “kayıp” dosyası olarak yürütüldü. Ancak ilerleyen süreçte ortaya çıkan bulgular ve tanık beyanları, olayın bir suç şüphesi kapsamında değerlendirilmesine neden oldu. Bu değişim, dosyanın seyrini önemli ölçüde etkiledi.
Kritik kırılma noktalarından biri, gizli tanık ifadeleri oldu. “Şubat” kod adlı tanığın iddiaları, olayın arka planına ilişkin yeni şüpheler doğurdu. Bu beyanlara göre Gülistan Doku’nun kaybolmadan önce tehdit edildiği ve ciddi bir suçun mağduru (tecavüz sonucu hamile kaldığı ve sonrasında tabancayla vurulduğu) olabileceği öne sürüldü. Söz konusu iddialar kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.
Kaybolmadan önceki günlere ilişkin aktarılan bilgiler de dikkat çekici. Gülistan’ın çevresine korktuğunu söylediği, bazı kişilerle yeniden iletişime geçtiği ve baskı altında olabileceğini dile getirdiği iddiaları, olayın tesadüfi olmayabileceği ihtimalini güçlendirdi.
Dosyanın en tartışmalı başlıklarından biri delillere ilişkin iddialar oldu. Gülistan Doku’ya ait bazı hastane kayıtlarının sistemlerden silindiği, dönemin başhekiminin Sağlık Bakanlığı tarafından açığa alındığı; güvenlik kamerası görüntülerinin eksik olduğu ya da dosyaya dahil edilmediği yönündeki iddialar, soruşturmanın sağlıklı yürütülüp yürütülmediği konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu.
Teknik verilerle ilgili tartışmalar da dikkat çekti. HTS kayıtları ve mali hareketlere dair raporlarda yer alan bazı bulguların, belirli kişiler arasında olağan dışı temaslara işaret ettiği öne sürüldü. Ayrıca, bir kamu görevlisinin dijital verilere müdahale etmiş olabileceğine dair iddialar da dosyanın en hassas konularından biri hâline geldi.(Bazı kayıtların silindiği)
Soruşturma kapsamında zaman içinde çeşitli adli ve idari işlemler başlatıldı. Gözaltılar, ifade alma süreçleri ve yeni delil arayışları devam ederken, dosyanın çok yönlü şekilde incelendiği görülüyor. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen somut bir sonuca henüz ulaşılamadı.
Bu noktada tarihsel bir anlatı, hukukun idealini hatırlatır. Osmanlı dönemine atfedilen bir rivayete göre, bir mimarın açtığı dava sonucunda padişahın kadı huzurunda yargılandığı anlatılır. Çoğunlukla Fatih Sultan Mehmet ile ilişkilendirilen bu hikâyede, bir haksızlık iddiası karşısında en yüksek makamın bile mahkeme önünde hesap vermesi gerektiği vurgulanır. Rivayet niteliğinde olsa da bu anlatı, hukukun güce karşı bağımsız olması gerektiğini simgeler.
Gülistan Doku dosyası bugün tam da bu ilkenin sınandığı bir noktada duruyor. İddiaların odağında yer alan kişilerin konumu, kamu gücüyle olası ilişkiler ve delillere dair tartışmalar, dosyayı yalnızca bir ceza soruşturması olmaktan çıkararak bir “hukuk testi” hâline getiriyor.
İddialar arasında bir eski vali ve onun çocuğunun da adının geçmesi, meseleyi daha da hassas bir noktaya taşıyor. Bu durum, makam ile adalet, güç ile sorumluluk arasındaki sınavı gözler önüne seriyor. Analtılanlar doğru ise Vali sınıfta kalmış diyebiliriz rahatça.
Bir diğer önemli soru ise şu: Bu olay gerçekten yalnızca sınırlı bir çevre tarafından mı biliniyor, yoksa daha geniş bir idari farkındalık söz konusu mu? Bu sorunun yanıtı henüz net değil; ancak sürecin nereye evrileceği merak konusu olmaya devam ediyor.
Bir hukuk devletinde temel ilke açıktır: Kim olduğuna bakılmaksızın herkes yasalar karşısında eşittir. Delillerin korunması, soruşturmaların bağımsız yürütülmesi ve hiçbir makamın yargı denetimi dışında kalmaması, adaletin vazgeçilmez şartlarıdır.
Gülistan Doku’nun akıbeti hâlâ bilinmiyor. Eğer bir suç işlendi ise ortada henüz somut bir sonuç yok. Dosyada adı geçen kişiler hakkında ciddi iddialar bulunmasına rağmen, süreç henüz kesin bir hükme ulaşmış değil. Bu yönüyle dosya artık yalnızca bir kayıp vakası değil; adaletin, eşitliğin ve hukukun üstünlüğünün sorgulandığı sembolik bir mesele hâline gelmiş durumda.
Sonuçta yanıt bekleyen soru değişmiyor:
Hukuk mu üstün olacak, yoksa güç mü?
Zaman bu sorunun cevabını gösterecek. Hukuk işlerse toplumun vicdanı bir nebze olsun rahatlayacak; güç belirleyici olursa, aynı tartışmalar yeniden başa dönecek.