Türkiye’de gazetecilik öldürülüyor. Bunu hepimiz biliyoruz.
İktidar baskısıyla...
RTÜK cezalarıyla...
Mahkeme kararlarıyla...
Erişim engelleriyle...
İşten çıkarmalarla...
Sansürle...
Otosansürle...
Evet... Bütün bunlar gazeteciliği öldürüyor!
Ama bir şeyi eksik konuşuyoruz:
Gazeteciliği sadece iktidar öldürmüyor!
Gazeteciliği, kendisine “muhalif medya” adını veren yapıların içindeki adaletsizlik de öldürüyor!
Hem de sessizce...
KÖLELER, OLİGARKLAR!
Çünkü Türkiye’de artık iki tür gazeteci var.
Birincisi köleler!
Sabahın köründe evden çıkan... Yağmurda, karda, sıcakta haber kovalayan... Polis barikatının önünde bekleyen... Biber gazı yiyen… Mahkeme koridorlarında sabahlayan... Bir gün siyasiyi, ertesi gün depremzedeyi, öbür gün cinayet mahallini takip eden...
Ay sonunda ise, “Acaba maaşım yattı mı?” diye telefonuna bakan emekçiler…
İkincisi...
Transfer gazetecileri… Yani “oligark” ekran yüzleri, köşe yazarları.
BİR KANALDAN DİĞERİNE!
Evet; onlar transfer gazetecisi!
Bir kanaldan ötekine... Ötekinden berikine...
Bu sistemin en çarpıcı örneklerinden biri İsmail Saymaz’ın son yıllardaki medya yolculuğu.
Sözcü...
Halk TV...
Sözcü...
Halk TV...
Yeniden Sözcü!
Ve gelelim paraya...
Medya kulislerinde son yıllarda bazı ekran yüzleri için konuşulan rakamlar gerçekten dudak uçuklatıyor.
Bir gazeteci için yüz binlerce lira aylık maaş...
Peki... Aynı kurumların haber merkezlerinde çalışan insanlar ne alıyor?
40 bin... 50 bin... 60 bin lira...
Kira... Ulaşım... Elektrik... Su... Doğalgaz... Çocuk... Okul... Market… Kredi kartı...
Sonra patron çıkıp diyor ki:
“Ekonomik koşullar çok zor!”
Evet patron...
Ekonomik koşullar gerçekten çok zor!
Ama nedense bu zorluk...
Hep muhabirin, kameramanın, editörün, kurgu operatörünün, teknik personelin kapısını çalıyor.
Ekran yıldızının kapısını ise tanımıyor bile…
20 KİŞİNİN MAAŞI!
İşte benim itirazım buna!
Bir gazetecinin çok para kazanmasına değil!
Bir gazetecinin milyonlar kazanırken, aynı kurumda çalışan 20 kişinin maaşının o rakama ulaşmamasına…
Her akşam ekrana çıkıp asgari ücretliyi anlatmak kolay.
Emekliyi, yoksulluğu, işçiyi anlatmak kolay.
Ama bir gün olsun, dönüp kendi haber merkezindeki muhabirin maaşını konuşmak gerekiyor!
Bir gün olsun, “Benim maaşım artacaksa, kameramanınki de artsın!” demek gerekiyor!
Bir gün de “Bu kurumda en düşük ücretle çalışan gazeteci insanca yaşayamıyorsa, benim aldığım milyonun ne anlamı var?” demek gerekiyor!
Var mı bunu söyleyen?
KARA MİZAH!
İşte mesele burada!
Bazı ekran yüzleri muhalif… Demokrasi savunucusu, emekçi dostu.
Ekranda hepsi Karl Marx!
Ama kendi maaşları için patronla pazarlıkta, hepsi Adam Smith!
İşte; Türk medyasının en büyük mizahı bu!
Ekranda, “Emek en yüce değerdir!”
Patronun odasında, “Benim ücretim ne olacak?”
Ekranda, “Gelir dağılımı adaletsiz!”
Patronun odasında, “Komşu kanal bana şu kadar veriyor!”
Ekranda, “Halk aç!”
Patronun odasında, “Biraz daha çıkarsanız anlaşabiliriz!”
SÖZCÜ’NÜN HASTALIĞI!
Sözcü TV bu konuda gerçekten özel bir laboratuvar!
Bir isim geliyor... Gidiyor... Sonra yeniden geliyor... Sonra yeniden gidiyor!
Örneğin Özlem Gürses, İsmail Saymaz, Yılmaz Özdil... Metin Yılmaz, Neşet Şenizel, Serdal Saraç…
Bir dönem ayrılık...
Sonra dönüş...
Sonra yeniden ayrılık!
Medya patronları bazen sanki yeni gazeteci yetiştirmek yerine...
“nostalji konseri” düzenliyor:
“Ve şimdi karşınızda... 2000'lerin efsane gazetecisi!”
MUHALEFET TACİRLERİ!
Medyamızda bir ekran aristokrasisi oluştu.
Bunlar sadece gazeteci değil artık.
Hepsi birer “marka!”
“Bu adam ne kadar gazetecilik yapıyor?
Kaç dosya açtı?
Kaç yolsuzluğu ortaya çıkardı?
Kaç karanlık ilişkiyi aydınlattı?
Kaç kez patronunun hoşuna gitmeyecek haber yaptı?”
Kimsenin umrunda değil…
Önemli olan, Ankara’da ilişkileri var mı? Yeter!
Kısacası ekranda boy pos gösterip süzüm süzüm süzülenler, gelir dağılımındaki eşitlik üstüne ahkam kesenler sütün kaymağını yiyor!
Mutfaktakiler yani ekran gerisindekiler ise ancak kazanın dibini sıyırıyor!
*
Biz de buna “muhalif medya” diyoruz…
Oysa bunlara dense dense, “muhalefet tacirleri” denir!