GÜNDEM

KENDİ KODLARIMIZA DÖNELİM

Son yıllarda toplum olarak büyük bir değişim ve dönüşüm yaşıyoruz. Teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, hayatın temposu her geçen gün daha da hızlanıyor. Ancak bütün bu değişimlerin arasında kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bu süreçte neyi kazandık, neyi kaybettik?
Uzun yıllardır "muasır medeniyet", "çağdaşlaşma", "batılılaşma" ve "evrensel değerlere uyum" gibi kavramlar toplumun önüne bir hedef olarak konuluyor. Elbette gelişmek, ilerlemek ve çağın gereklerine ayak uydurmak önemlidir. Ancak mesele sadece teknik ilerleme değildir. Asıl mesele, ilerlerken kendi kimliğimizi, kültürümüzü ve bizi biz yapan değerleri koruyabilmektir.
Bugün geldiğimiz noktada toplumsal hayatımızda hissedilen aşınmayı görmezden gelmek mümkün değildir. Bir zamanlar mahalle kültürüyle, komşuluk ilişkileriyle ve dayanışma ruhuyla övünen bir toplumken; giderek daha bireysel, daha ben merkezli ve daha çıkar odaklı bir yaşam anlayışının hâkim olduğu bir döneme sürükleniyoruz.
Eskiden komşunun derdi bizim derdimizdi. Mahallede bir ihtiyaç sahibi varsa herkes elini taşın altına koyardı. Şimdi ise aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerinin adını dahi bilmiyor. Selamlaşmanın yerini mesafe, dayanışmanın yerini kayıtsızlık alıyor.
Manevi değerlerimiz de bu değişimden payını alıyor. Aile bağları zayıflıyor, birlikte geçirilen zaman azalıyor. Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile çoğu zaman aynı sofrada buluşamıyor. Sofra kültürümüz, aile sohbetlerimiz ve kuşaktan kuşağa aktarılan değerlerimiz giderek unutuluyor.
Toplu taşımada yaşlıya yer vermek, sırada beklerken başkasının hakkına riayet etmek, küçüklerin büyüklere saygı göstermesi gibi davranışlar bir zamanlar toplumun doğal refleksleriydi. Bugün ise bu davranışlara rastladığımızda şaşırır hâle geldik.
Peki, bu toplum ne oldu da bu noktaya geldi?
Elbette bunun tek bir sebebi yok. Televizyon programlarından sosyal medyaya, tüketim kültüründen yanlış özgürlük anlayışlarına kadar birçok etken bu sürecin oluşmasında rol oynuyor. Sürekli bireysel arzuların öne çıkarıldığı, hakların konuşulup sorumlulukların geri planda bırakıldığı bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.
"Önce ben" düşüncesi hayatın merkezine yerleşirken fedakârlık geri çekiliyor. Paylaşmanın yerini sahip olma hırsı, kanaatin yerini daha fazlasını isteme arzusu alıyor. Çocuklar emek vermeden her istediğine ulaşabildiğinde ise sabır, şükür ve sorumluluk duygusu doğal olarak zayıflıyor.
Oysa bizim medeniyetimiz bambaşka bir anlayış üzerine kuruluydu.
Bu topraklarda ihtiyaç sahibini incitmemek için yardımlar gizlice yapılırdı. Camilerin ve medreselerin önüne sadaka taşları konulur, veren de alan da bilinmezdi. İnsanlar sadece insanlara değil, hayvanlara da merhamet gösterir; kuşlar için yuvalar inşa ederdi.
Anadolu irfanı dediğimiz şey tam olarak buydu: Merhameti merkeze almak, paylaşmayı yüceltmek ve insanı insan olduğu için değerli görmek.
Bugün ise birçok olumsuzluk sıradanlaşmış durumda. Ahlâk, haya, vicdan, paylaşma ve sorumluluk gibi kavramlar hayatın merkezinden uzaklaşıyor. Oysa insanı diğer canlılardan ayıran yalnızca aklı değildir; vicdanı, merhameti, utanma duygusu, adalet anlayışı ve başkalarına duyduğu saygıdır.
Peki, çözüm nedir?
Çözüm aslında çok uzaklarda değil.
Değişim önce bireyde başlar. Başkalarının düzelmesini beklemeden önce kendimize bakmalıyız. Daha dürüst, daha adil, daha merhametli ve daha vicdanlı olmayı başarmalıyız. Çocuklarımıza nasihat vermeden önce onlara örnek olmalıyız.
Çünkü güçlü aileler güçlü toplumları, güçlü toplumlar ise güçlü medeniyetleri inşa eder.
Belki geçmişi olduğu gibi geri getiremeyiz. Ancak geçmişten gelen değerleri bugünün şartlarına taşıyabiliriz. Saygıyı, sevgiyi, merhameti, paylaşmayı ve vicdanı yeniden hayatımızın merkezine yerleştirebiliriz.
İşte gerçek dönüşüm o zaman başlayacaktır.
Bugün ihtiyacımız olan şey, dünyaya sırt çevirmek ya da gelişmelere karşı çıkmak değildir. Asıl ihtiyaç, kendi köklerimizden kopmadan ilerleyebilmek; modernleşirken özümüzü kaybetmemektir. Çünkü bir milletin gücü yalnızca ekonomisiyle, teknolojisiyle veya şehirleriyle ölçülmez. Asıl güç, onu ayakta tutan değerlerde saklıdır.
Atalarımızın asırlar öncesinden bize bıraktığı çağrı bugün de hâlâ anlamını koruyor:
"Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk, titre ve kendine dön!"