Daha önce kaleme aldığım yazımda, İran, İsrail ve ABD arasında devam eden savaşın uzun soluklu olmayacağını, aksine iki ay kadar bir sürede sonlanacağını ifade etmiştim. Bugün gelinen noktada bu öngörümün gerçekleşmek üzere olduğunu görüyoruz. Mevcut gelişmeler, savaşın 1-2 hafta içerisinde sona ereceğine işaret ediyor.
Bu savaş bize bir gerçeği yeniden hatırlattı: Toplumsal birliktelik olmadan başarı mümkün değildir. Dayanıklılık olmadan hedefe ulaşmak imkânsızdır. İran halkı, İsrail Terör Devletinin ve vekil gücü ABD’nin tüm ağır hava saldırılarına rağmen ülke içinde sergilediği birlik görüntüsüyle bu dayanıklılığı ortaya koymuştur.
Elbette mesele bir iç savaşa ya da kara harekâtına dönüşmüş olsaydı aynı tabloyu görüp göremeyeceğimiz tartışılırdı. Ancak şu gerçek değişmez: Dünyada her şartta ülkesine sahip çıkacak milletler azdır. Gerekirse canını ortaya koyacak toplumlar daha da azdır. Tarihe baktığımızda bu bilince sahip milletler arasında Türkler, Persler, Japonlar, Almanlar ve İngilizler öne çıkar.Bu toplumlar, farklarını zor zamanlarda ortaya koyabilen milletlerdir.
ABD ve İsrail gibi teknolojik açıdan güçlü iki aktöre karşı direnebilmenin temelinde yalnızca askeri kapasite yoktur. Asıl belirleyici olan, millet olma bilinci ve devlete duyulan sadakattir. İran halkı, yönetimini benimseyip benimsememekten bağımsız olarak, bu sınavı şu ana kadar güçlü bir duruşla vermiştir. Bu durum bize bir kez daha gösteriyor ki teknoloji ve askeri güç tek başına zafer getirmez.
Açıkça ifade etmek gerekir ki; İran yönetimine yönelik eleştirilerim saklı kalmakla birlikte, halkının sergilediği onurlu duruş takdire şayandır.
Tarihsel bir perspektiften bakıldığında ise İran’ın İslam coğrafyasındaki rolü her zaman tartışmalı olmuştur. Moğolların Buhara kuşatması sırasında yaşananlar bu açıdan ibret vericidir. Şehir halkı ikiye bölünmüş; bir kısmı direnişi savunurken, diğer kısmı teslimiyeti tercih etmiştir. Teslim olanlar, Moğollarla birlikte kendi kardeşlerine karşı savaşmış; ancak savaş sonrasında Cengiz Han tarafından cezalandırılmışlardır. Cengiz Han’ın şu sözü tarihe geçmiştir:
“Eğer güvenilir olsalardı, kardeşlerine karşı bizimle savaşmazlardı.”
Bu örnek, iç bölünmelerin ve kısa vadeli hesapların nasıl ağır sonuçlar doğurabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bugün de benzer hataların farklı coğrafyalarda tekrarlandığını görüyoruz. Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de ve Lübnan’da yaşananlar, mezhep temelli ayrışmaların nasıl derin yaralar açtığını göstermektedir. İran mezhepsel eksende bu bölgelere Haşdişabi, Hizbullah, Husiler gibi yapıları taşımış, hatta Afganistan, Pakistan gibi yerlerde Şii gençleri getirerek Kasım Süleymani liderliğinde binlerce Sünni Müslüman’ı katletmiştir. Hatta emperyal güçlere araç olmuştur. Bugün ise o emperyal güçlerin saldırısı altında. Buna sevinmek mi gerek? Hayır…..
Bugün, en azından “ben Müslümanım” diyen herkes için geçmişin hatalarını tekrar etme günü değildir.
Mezhep, etnik kimlik ya da siyasi görüş üzerinden ayrışma değil; birlik olma zamanıdır.
Bugün; ayrışma değil, dayanışma zamanıdır.
Bugün; kırgınlıkları büyütme değil, kardeşliği güçlendirme zamanıdır.
Bugün; ötekileştirme değil, birbirini anlama ve sahip çıkma zamanıdır.
Çünkü savaşlar yalnızca cephede değil, toplumların ruhunda kazanılır ya da kaybedilir.
Ve bir toplum, kendi içinde parçalandığında en büyük yenilgiyi zaten yaşamış olur.
Bu yüzden bugün; ortak değerlerde buluşmanın, birbirine omuz vermenin ve aynı yürekle geleceğe yürümenin zamanıdır.
Unutulmamalıdır ki gerçek güç, farklılıkları ayrılık sebebi değil zenginlik olarak görebilenlerin birliğinde saklıdır. Savaş bittiğinde hatırlanacak olan bu duruştur.
ORTADOĞU’DA SON PERDE
Bunlar da ilginizi çekebilir