ÖZEL HABER

KANLI DÖNGÜ

ABD-İsrail ile İran arasında yaşanan savaş üzerine daha önce üç ayrı yazı kaleme almış ve çatışmaların uzun sürmeyeceğini, en fazla iki ay içerisinde sona ereceğini ifade etmiştim. Nitekim gelişmeler de bu öngörüyü doğruladı. Savaş sona erdikten sonra zaman zaman kontrollü ve sınırlı çatışmalar yaşansa da taraflar doğrudan ve geniş çaplı bir savaşın içine sürüklenmedi.
Hiç kuşkusuz savaş kötüdür. En kötü barış bile savaş ortamından daha değerlidir. Çünkü hiçbir siyasi hedef, hiçbir bölgesel çıkar insan hayatından daha önemli değildir.
Sürece genel bir çerçeveden bakıldığında Ortadoğu'nun yalnızca savaşların değil, aynı zamanda çıkar mücadelelerinin, vekâlet savaşlarının ve büyük güç hesaplarının sahnesi olduğu görülmektedir.
Bölgede akan kanın temel nedeni çoğu zaman etnik ya da mezhepsel farklılıklar değildir. Asıl sorun, bu farklılıkların çeşitli devletler ve güç odakları tarafından stratejik amaçlar doğrultusunda kullanılmasıdır. Yani bölgenin enerji merkezi olması ve emperyal güçlerin bu kaynaklar üzerindeki hâkimiyet mücadelesidir.
İran, İsrail ve ABD söylem düzeyinde birbirlerine karşıt görünseler de Ortadoğu'daki mevcut çatışma düzeninin farklı aktörleri konumundadır. İsrail, Arz-ı Mev'ud hedefi doğrultusunda güvenlik tehdidi söylemi üzerinden askeri politikalarını meşrulaştırmaya çalışırken; İran devrim ihracı ve mezhep eksenli politikalarla bölgesel nüfuzunu artırma arayışını sürdürmektedir. ABD ise bölgedeki çıkarlarını ve müttefiki İsrail'in güvenliğini önceleyen bir politika izlemektedir. Sonuç değişmemektedir; kazanan devletler olurken kaybeden her zaman halklar, özellikle de kadınlar ve çocuklar olmaktadır.
İran, Yemen'den Irak'a, Suriye'den Lübnan'a kadar uzanan geniş coğrafyada vekil güçler aracılığıyla etkisini artırmaya çalışmış, buraları kan gölüne çevirmekten geri kalmamıştır. Bu durum bölgesel istikrarsızlığın önemli sebeplerinden biri olmuştur. Aynı şekilde İsrail'in başta Gazze ve Lübnan olmak üzere uyguladığı sert askeri politikalar da milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkilemiştir. Böylece Filistin meselesi, haklı bir dava olmanın ötesinde bölgesel güçlerin hesaplaşma alanına dönüşmüştür.
İran'da ise tek bir karar vericiden söz etmek zordur. Ancak görünen o ki, ne Sünni dünyasıyla ne Batı'yla ne de kendi iç dinamikleriyle barışık olan etkili bir yapı bulunmaktadır. Ortadoğu'da barışın önündeki en büyük engellerden biri de bu yapıdır. Heniye'nin de Rafsancani'nin de ölümünde bu yapının rolü olduğu yönünde çeşitli iddialar bulunmaktadır. Kalıcı ve başarılı bir müzakere süreci için, öncelikle bu yapının ve karar alma mekanizmalarının net biçimde ortaya konulması gerekmektedir.
Son dönemde yaşanan gelişmeler, Ortadoğu'nun sessiz fakat kapsamlı bir yeniden yapılanma sürecine girdiğini göstermektedir. ABD'nin Suriye politikası, Doğu Akdeniz'de şekillenen yeni enerji denklemleri ve Türkiye'nin artan diplomatik ağırlığı bölgesel dengelerin yeniden kurulduğuna işaret etmektedir.
Bu süreçte Türkiye'nin izlediği politika ise mezhepçi yaklaşımlardan uzak, güvenlik ve diplomasi eksenli bir çizgi olarak öne çıkmaktadır. Türkiye'nin temel hedefi nüfuz alanlarını genişletmekten ziyade istikrarı korumak, çatışmaların yayılmasını önlemek ve milli güvenliğini sağlamaktır. Başka bir ifadeyle, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" anlayışını sahaya yansıtmaya çalışmaktadır.
Öte yandan son dönemde İran ile ABD arasında yürütülen görüşmeler de dikkat çekmektedir. Kamuoyuna yansıyan çerçeve mutabakata göre taraflar; ateşkesin korunması, Hürmüz Boğazı'nın açık tutulması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, ekonomik yaptırımların hafifletilmesi, deniz ticaretine yönelik kısıtlamaların azaltılması ve nükleer müzakerelerin sürdürülmesi gibi başlıklarda ortak bir zemin aramaktadır. İran yaptırımların kaldırılmasını isterken ABD ise nükleer faaliyetlerin sınırlandırılmasını talep etmektedir.
Ancak taraflar arasında hâlâ ciddi görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Uranyum zenginleştirme kapasitesi, balistik füze programı ve İran'ın bölgedeki vekil güçlerle ilişkileri en önemli anlaşmazlık konuları olmaya devam etmektedir. Yani ortaya çıkan tablo, kapsamlı bir barış anlaşmasından ziyade çatışmaları geçici olarak donduran ve taraflara zaman kazandıran bir ara formül niteliği taşımaktadır.
Aslında yaşananlar bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Katil İsrail devleti Arz-ı Mev'ud hayallerinden vazgeçmeyecektir. Bölgedeki tüm aktörler yüksek perdeden konuşsalar da hiçbiri kontrolsüz ve doğrudan bir bölgesel savaşı göze almak istememektedir. Çünkü savaşları başlatmak kolay, sonlandırmak ise son derece zordur.
Bu işin finalini Türk Milleti yazacaktır. Tarihte hep böyle oldu. Finalin sonunda Kudüs'te Türk bayrağı dalgalanacak, Mekke ve Medine Türk'ün kontrolünde olacaktır. Ben buna inanıyorum.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde doğrudan askeri çatışmalardan çok diplomatik pazarlıkların, ekonomik baskıların ve vekâlet mücadelelerinin öne çıkması daha muhtemel görünmektedir. Tarih defalarca göstermiştir ki iç bölünmeler, dış müdahalelerden çok daha ağır sonuçlar doğurabilmektedir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey yeni cepheler açmak değil; barışı, istikrarı ve ortak aklı güçlendirmektir. Çünkü savaşların sonunda haritalar değişebilir, yönetimler değişebilir, dengeler yeniden kurulabilir. Ancak kaybedilen insan hayatları geri getirilemez.
Ezcümle; Ortadoğu'da yaşanan mücadele yalnızca devletlerin savaşı değildir. Aynı zamanda mazlumların hayatta kalma mücadelesidir. Çözüm, düşmanlıkları büyütmek değil; bölgesel kardeşliği ve adil bir barış zeminini inşa edebilmektir. Aksi takdirde güç sahiplerinin bölgeye yönelik emperyal emelleri sona ermeyecek, mazlumların kanı akmaya devam edecektir.