Son günlerde peş peşe gelen acı haberler… Önce Urfa, ardından Kahramanmaraş. Kaybettiğimiz her can, özellikle de çocuklar, içimizde derin bir sızı bırakıyor. Ama asıl sormamız gereken soru şu: Bu çocuklar neden bu hale geldi? Ve daha önemlisi, biz nerede hata yaptık?
Mükemmeli aramak yerine merhametli, vicdanlı bireyler yetiştirme yolunu neden tercih etmedik?
Karıncaları ezmeyen, ağaca, doğaya, çiçeğe zarar vermeyen; sevgiyi hisseden ve hissettiren çocuklar neden yetiştiremiyoruz?
Toplumsal refleksimiz genellikle hızlıdır.
Hemen tepki verir, sosyal medyada öfkemizi dile getirir, suçlu arar, protesto ederiz. Sorunu hep başka yerlerde ararız; çözüme odaklanmak ise çoğu zaman geri planda kalır. Oysa gerçek çözüm; soğukkanlılık, analiz ve sorumluluk gerektirir.
Eğitimciler de çoğu zaman bu refleksin dışına çıkamıyor. Kolaya kaçılarak iş bırakma eylemlerine yöneliniyor. Mevzilerini terk ederek kolaycılığa kaçıyor. Bu eylemler dahi ideolojik ayrışmalarla parçalanıyor; her sendika kendi yolunu izliyor. Eğer gerçekten öncelik çocuklar ve çözüm olsaydı, ortak bir zeminde buluşmak mümkün olmaz mıydı?
Elbette her meslek grubunun demokratik hakları vardır. Ancak mesele çocukların güvenliği ve geleceği olduğunda, “okulda olmamak” nasıl bir mesaj verir? Öğretmen geri çekilirse, öğrencinin yanında kim kalır?
Aynı yaklaşımı polis, asker ya da doktor uygulasa ne olurdu? Toplumun en kırılgan anlarında, en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda görevde olmamak hangi sorunu çözer?
Asıl tartışmamız gereken konu şu değil mi:
Eğitimciler olarak çocukların hayatına ne kadar dokunabiliyoruz?
Aileler olarak çocuklarımızla ne kadar ilgileniyoruz?
Bugün gençlerin içine düştüğü şiddet, umutsuzluk ve savrulmuşluk hali tesadüf değil. “Herkes okumalı” anlayışı kulağa eşitlikçi gelse de, herkesi aynı kalıba sokmaya çalışan bir yaklaşım ne kadar doğru? Oysa her çocuk farklıdır; her bireyin yeteneği, ilgisi ve yönelimi kendine özgüdür. Herkesin aynı meslekleri seçmesi beklenemez.
Zorunlu ve tek tip eğitim anlayışı, farklı potansiyelleri köreltebiliyor. Eğitimle ilgisi olmayan ya da başka alanlara yönelmek isteyen bir çocuğu zorla akademik kalıba sokmak, sonunda hem birey hem toplum açısından olumsuz sonuçlar doğuruyor. İşsiz, mutsuz ve yönünü bulamamış bireyler ortaya çıkıyor.
Bugün öfkeyle hareket eden, şiddete yönelen gençlerin önemli bir kısmı; sistemin dışında kalmış, görülmemiş ve anlaşılmamış bireylerdir.
Bir diğer önemli konu ise öğretmenin toplumdaki rolüdür. Öğretmen sadece bilgi aktaran biri değildir; aynı zamanda bir rol modeldir. Duruşuyla, diliyle ve yaklaşımıyla öğrencinin hayatında iz bırakır. Ancak bu rolün giderek zayıfladığını da görmezden gelemeyiz.
Burada belirleyici olan dış görünüşten çok mesleki duruş ve adanmışlıktır. Çünkü öğrenci, karşısında sadece anlatan değil; anlayan, dinleyen ve yol gösteren bir yetişkin görmek ister.
Öğretmenler odasına kapanmış, öğrenciden uzak bir öğretmen modeli artık işlevini yitirmiştir. Öğrencinin hayatına temas etmeyen bir eğitim, sadece kâğıt üzerinde kalır. Oysa öğretmenin gerçek “odası”, öğrencinin zihni ve kalbidir. Oraya girebilen öğretmen, gerçekten öğretmendir.
Peki çözüm ne?
Çözüm, önce sorunu doğru teşhis etmekten geçer.
Eğitim sistemi; ideolojik tartışmaların ötesinde, milli ve manevi değerleri önceleyen, bilimsel temellere dayalı, toplumun kültürel yapısıyla uyumlu şekilde yeniden ele alınmalıdır.
Her çocuğun akademik başarıya zorlanmadığı, mesleki ve bireysel yeteneklerin desteklendiği bir yapı kurulmalıdır.
Okullar sadece akademik değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal gelişim merkezleri haline gelmelidir.
Öğretmenler, yalnızca müfredatı yetiştiren değil; öğrenciyi tanıyan ve rehberlik eden bireyler olmalıdır.
Öğretmenlik mesleğine kabul süreçleri daha nitelikli hale getirilmelidir.
Aile, okul ve toplum arasındaki bağ güçlendirilmelidir.
Ve en önemlisi: Tepki vermek yerine sorumluluk almak zorundayız.
Bugün çocuklar korkuyorsa, yarın geç olabilir. Bugün onların yanında olmazsak, yarın onları kaybedebiliriz. Çünkü eğitim sadece sınıfta değil, hayatın içinde verilen bir süreçtir ve bu süreçte öğretmenin rolü vazgeçilmezdir.
Artık sormamız gereken soru şu değil: “Kim suçlu?”
Asıl soru şu: “Ben neyi değiştirebilirim?”
Çünkü gerçek değişim, bireysel farkındalıkla başlar.
OKULDAN UZAKLAŞAN ÖĞRETMEN, HAYATTAN UZAKLAŞAN ÖĞRENCİ
Bunlar da ilginizi çekebilir