“Bugüne kadar ne ilkokulda, ne ortaokulda ne de lisede hiçbir öğretmenim ‘Yavrum neden çalışmıyorsun?’ demedi. Hep ‘Senden bir şey olmaz’ diyerek suçladılar. Oysa bana bir kere ‘Sen yapabilirsin yavrum’ deselerdi, içimdeki cevher ortaya çıkacaktı, ve hep o sözü bekledim öğretmenlerimden…”
Bu sözler bir öğrencinin değil, aslında bir sistemin feryadıdır.
Bir büyüğüm “Öğretmek kalbe dokunmaktır” derdi. Bugün dönüp eğitim ortamlarına baktığımızda, kalbe dokunmaktan çok cebe dokunan bir anlayışın hâkim olduğunu üzülerek görüyoruz. Eğitimcilerin bir kısmı için meslek, bir ideal olmaktan çıkmış; yalnızca geçim kapısına dönüşmüş durumda.
Ortada ciddi bir mutsuzluk var. Ne öğrenciler mutlu, ne öğretmenler…
Ama garip olan şu: Bir türlü mutlu edemeyenler de, bir türlü mutlu olmayanlar da sürekli eleştiriyor. Üstelik bunu “eleştirel düşünce insanı geliştirir” kılıfıyla yapıyorlar.
Hayır.
Sürekli eleştiri insanı geliştirmez. Çoğu zaman insanı umutsuzluğa iter, özgüvenini törpüler, hayallerini söndürür.
Eleştirel düşünce elbette gereklidir. Ancak teşvik edici, yol gösterici ve umut aşılayan bir dille birleşmediği sürece fayda değil, zarar üretir. Bir öğrenciye yalnızca eksiklerini göstermek değil; yapabileceklerini de hatırlatmak gerekir.
Bugünün eğitiminde en büyük eksiklik; ruhlara hitap edememektir.
Şuur yok…
Yönlendirme yok…
Hayal kurmaya alan yok…
Oysa eğitim, sadece bilgi aktarmak değildir. Eğitim; insanın kendini keşfetmesine rehberlik etmektir.
Fakat eğitim sisteminde esas sorun bundan da derindir. Okullarımızın gerekli eğitimi verememesi sebebiyle, öğrenciler “özel okul” denen yapılara gitmek zorunda bırakılmaktadır. Eğitim, bir hak olmaktan çıkıp bir ayrıcalığa dönüşmektedir.
Daha da acısı, koskoca milli eğitim teşkilatımızın; giderek sektörleşen bu kâr tezgâhlarının adeta “yancısı” durumuna düşmesidir. Devlet okulları güçlendirilmek yerine zayıflatıldıkça, veliler çaresizliğe; öğrenciler ise bir yarışın içine sürüklenmektedir. Eğitim, ideal olmaktan uzaklaşıp piyasanın kurallarına teslim edilmektedir.
Oysa bir milletin geleceği, piyasa dengelerine bırakılamaz.
Bu yüzden hep şunu söylerim:
Okullarda “öğretmenler odası” diye bir yer olmamalı.
Öğretmenin gerçek odası, öğrencinin kalbi olmalıdır.
Peki eğitimcilerimizin yüzde kaçı bu bilinçte?
Eğer Milli Eğitim gerçekten devrim niteliğinde bir karar almak istiyorsa, bunu müfredat değişikliğiyle değil; öğretmen seçiminde köklü bir dönüşümle başlatmalıdır. Her önüne gelen öğretmen olmamalıdır. Öğretmenlik, sadece diploma işi değil; vicdan, sabır, merhamet ve sorumluluk işidir.
Çünkü bir öğretmen, bir öğrencinin hayatını ya karartır…
Ya da tek bir cümleyle aydınlatır.
Ve bazen o cümle sadece şudur:
“Sen yapabilirsin. Sen başarabilirsin”
EĞİTİMİN VİCDANI
23 Şubat 2026 Pazartesi 09:22





