Son günlerde ardı ardına gelen haberler, insanın canını sıkıyor. Kendimizi emanet ettiğimiz, karşısında saygı duyduğumuz insanlardan bazılarının yaptıkları ortaya döküldükçe canımızın sıkılmaması imkânsız.
Bir şehirde yaşanan ahlaksızlık, başka bir yerde ortaya çıkan taciz, bir başka yerde yaşanan yolsuzluklar, bir makam sahibinin yakışıksız, makamına yakışmayan davranışları… Her biri tek başına sarsıcı; ama birlikte düşünüldüğünde daha büyük bir soruyu sormaya mecbur kılıyor bizi: İmparatorluk bakiyesi bir toplum, dünyaya adaletle hükmetmiş bir milletin torunları nasıl bu hale geldi?
Suçu başkalarına atmak en kolay cevap değil mi? Çünkü bu insanı kendiyle yüzleşmekten kurtarır. Hâlbuki gerçek değişim, dışarıda değil içeride başlar. Kadim bir gerçeğin işaret ettiği gibi, ‘’siz nasılsanız öyle yönetilirsiniz’’.
Bugün geldiğimiz noktada, maskelerini kuşanıp yalanlarıyla insanları zehirleyenlerin, yarın yaşananlardan şikâyet etmeye hakkı yoktur. Çünkü toplum dediğimiz yapı, bu maskelerin toplamından ibarettir. Ne kadar çok sahte yüz varsa, o kadar bulanık bir gerçeklik oluşur. Artık ikiyüzlü insan bulmak bile zorlaştı.
Sokakta, iş yerinde, okulda karşılaştığımız küçük ihlaller; sıraya kaynak yapmak, hakkı olmayanı almak, kimse görmüyorken kuralları çiğnemek… Bunlar önemsiz gibi görülebilir. Ama aslında büyük resmin yapı taşlarıdır.
Bir insanı tanımak istiyorsan onun kimse yokken dört duvar içindeki hal ve tavırlarına bakacaksan. “Devletin malı deniz, bal tutan parmağını yalar” anlayışları, sadece bir söz değil; kökleşmiş bir zihniyetin dışa vurumudur. Ve bu zihniyet yaygınlaştıkça, dürüstlük istisna, çıkarcılık kanun haline gelir.
Herkes adil bir düzen, ahlaklı yöneticiler istiyor. Ama kimse aynaya bakıp şunu sormuyor: “Ben ne kadar dürüstüm? Ben ne kadar ahlaklıyım? Ben olsam ne yapardım?” Oysa insan önce kendisi olmalı, kendine inanmalı ki başkalarının tahakkümü altına girmesin. Kendi duruşunu inşa edemeyen, başkalarının yönlendirmesine mahkûm olur.
Bugün en büyük yıkımlardan biri de insanların iyi niyetinin aşındırılmasıdır. Güvenin, samimiyetin ve dürüstlüğün sürekli istismar edildiği bir yerde, insanlar zamanla kabuğuna çekilir. Ve en tehlikelisi şudur: İnsanların iyi niyetlerini öldürdüğünüzde, geriye sadece sizin gibiler kalır ve toplum güvensizlik ikliminde hızla yokluğa doğru yol alır.
Toplum dediğimiz yapı, soyut bir kavram değil; tek tek bireylerin toplamıdır. Ailede, arkadaş çevresinde, iş hayatında kurduğumuz ilişkiler; gösterdiğimiz tutumlar; verdiğimiz küçük kararlar… Hepsi bu bütünün parçasıdır. Bu yüzden “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışı da eksik kalır. Çünkü kimsenin davranışı sadece kendisini etkilemez; dalga dalga yayılır ve bütün toplumu olumlu yada olumsuz yönde etkisi altına alır.
Bugün en büyük çelişkilerden biri de burada yatıyor. Dava, değer, ilke gibi kavramlar dillerde sıkça dolaşıyor; fakat ilk ciddi çıkar sınavında bu kavramların nasıl hızla buharlaştığına şahit oluyoruz. Ben yoksam dava yok, ben yoksam dava adamı yok.
Nokta kadar menfaat için eğilenlerin, dağ kadar söylemler kurması, toplumun güven duygusunu aşındırıyor.
Belki de en çok unuttuğumuz şey şu: Ahlak, yalnızken de doğru olanı yapabilmektir. Kimsenin görmediği yerde sergilenen davranış, insanın gerçek karakterini ortaya koyar. Toplumun asıl rengi de burada belirir işte.
Sonuç olarak, sağlıklı bir yönetim arayışı, sağlıklı bir toplum olma çabasından bağımsız düşünülemez. Tepeden inme çözümler, kökü çürük bir zeminde kalıcı olamaz. Temeli sağlam olmayan bir yapı ayakta duruyor gibi görünse de en ufak sarsıntıda binlerce can alır.
Gerçek değişim, bireyin kendine dönmesiyle, kendi olmasıyla, söylemleri ve eylemlerinin uyuşmasıyla başlar. Kendi kapısının önünü süpürenlerin çoğaldığı bir yerde, sokak da temizlenir, şehir de.
Belki de bugün sormamız gereken en dürüst soru şu:
Maskelerimizi çıkardığımızda geriye bizden ne kalıyor?
Gerçekte bizim kaç yüzümüz var? Toplum hangi yüzümüze inansın!!!
Ve daha da önemlisi:
Ben, görmek istediğim toplumun ne kadar parçasıyım?
AYNADAKİ TOPLUM VE DÜŞEN MASKELER
Bunlar da ilginizi çekebilir