Savaşı Başlatmak Değil, Bitirebilmek...
Ortadoğu’nun tarihi bize hep aynı gerçeği hatırlatır:
Savaşları başlatmak çoğu zaman kolaydır; asıl zor olan onları bitirebilmektir.
Bugün bölgede yükselen gerilim de bu gerçeğin yeni bir sahnesi gibi duruyor. Silahlar konuşmaya başladığında savaşın nasıl başlayacağı çoğu zaman bellidir. Fakat asıl kritik soru her zaman aynıdır: Bu savaş nasıl bitecek?
Bu soruyu sormadan önce, İsrail’in bir devlete yakışmayacak şekilde, hiçbir kutsalı gözetmeden gerçekleştirdiği saldırılara tanıklık ediyoruz. Gazze’de ve Lübnan’da uyguladığı vahşetin bir benzerini savaşın ilk günlerinde İran’da da gördük. İran’da bir kız okuluna düzenlenen saldırıda 164 çocuk vahşice katledildi. Ancak dünya bu trajedi karşısında sessiz kaldı. Eğer ölen çocuklar Hristiyan ya da Yahudi olsaydı aynı sessizlik olur muydu?
Burada çatışmaların yalnızca askeri güçle yürütülmediğini de görüyoruz. Unutulmamalıdır ki savaş aynı zamanda bir algı mücadelesidir. Toplumların dayanıklılığı, devletlerin sabrı ve liderlerin kriz yönetimi bu mücadelenin en az silahlar kadar belirleyici unsurlarıdır. Tüm bu katliamlara rağmen algıyı yöneten ve bu kaostan beslenen bir Batı gerçeği de karşımızda durmaktadır.
Bugün ABD ve İsrail’in askeri gücü tartışılmaz bir gerçek. Ancak bir başka gerçek daha var: Askeri güç tek başına zafer getirmez. Askeri hamlelerin siyasi hedeflerle uyumlu olması durumunda gerçek anlamda bir başarıdan söz edilebilir.
Ateşi yakmak kolaydır; fakat yangının nerede duracağını bilmek gerçekten zordur.
İran cephesinde ise farklı bir psikoloji hâkim. Uzun yıllardır yaptırımlar, ekonomik baskılar ve uluslararası izolasyon altında yaşayan bir ülke için savaşın anlamı farklıdır. Kaybedecek çok şeyi olmadığını düşünen aktörler geri adım atmakta en çok zorlanan aktörlerdir.
Bu nedenle bugün yaşanan gerilim, klasik ve kısa süreli bir askeri operasyon olmaktan ziyade kontrollü fakat uzun süreli, bölgeyi de içine alabilecek bir gerilim hattına dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Ancak bölgedeki güç dengeleri aynı zamanda başka bir gerçeği de gösteriyor: Büyük aktörlerin hiçbiri doğrudan büyük ölçekli bir savaşı göze almak istemiyor.
Bu nedenle mevcut krizin geleceğine dair üç temel senaryo öne çıkıyor:
Birinci senaryo, birkaç ay sürecek yoğun gerilim ve karşılıklı saldırıların ardından diplomatik kanalların devreye girmesidir. Tarihsel olarak Ortadoğu’da en sık görülen model budur.
İkinci senaryo, çatışmanın doğrudan devletler arasında değil, vekil güçler üzerinden yıllara yayılan bir yıpratma savaşına dönüşmesidir. Bu durumda savaş resmen bitmez; yalnızca biçim değiştirir. Bölgede bunun örneklerini Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve ne yazık ki ülkemizi etkileyen süreçlerde gördük ve hâlâ görüyoruz.
Üçüncü ve en tehlikeli senaryo ise büyük güçlerin doğrudan sahaya inmesiyle çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşmesidir. Yani bir üçüncü dünya savaşı ihtimalinden söz ediyoruz. Günümüz şartlarında bu ihtimalin daha düşük olduğunu söyleyebilirim. Ancak küresel güç dengeleri göz önüne alındığında 2028–2031 yılları arasında büyük ölçekli bir dünya savaşının yaşanabileceğini öngörmekteyim. Başlangıç noktası olarak yine Ortadoğu ve İsrail olacaktır kanaatimce.
Velhasıl; bu savaşın mevcut şartlarda çok uzun sürmeyeceği kanaatindeyim. Ancak vekil güçler üzerinden devam etme ihtimali oldukça yüksektir. Özellikle bölgedeki başta Kürtler olmak üzere bazı ayrılıkçı yapılar araç olarak kullanılabilir.
Unutulmaması gereken bir başka gerçek daha vardır: Bu coğrafyada savaşların en ağır bedelini her zaman mazlum insanlar öder. Siyaset değişir, liderler gelir gider, dengeler yeniden kurulur; fakat acıyı taşıyanlar kadınlar, çocuklar ve yaşlılardır.
Bölgesel gerilimin büyümesi hâlinde başta Azerbaycan olmak üzere Türkiye’nin de bu denklemin içine çekilmek istenmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir. Türkiye ise geleneksel devlet aklı ve diplomasi gücüyle bu tür bir genişlemeyi önlemek için yoğun çaba göstermektedir.
Türkiye’nin tarihsel yaklaşımı nettir: Savaşın değil, barışın tarafında olmak.
Ancak diplomasi yalnızca devletlerin yürüttüğü bir süreç değildir. Toplumların da kendi iç bütünlüğünü koruması gerekir.
Bu nedenle bugün bizlere düşen en önemli görev iç cepheyi güçlü tutmaktır. Küresel güç mücadelelerinin bir parçası hâline gelmemek, bölgesel hesapların aracı olmamak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek hayati önem taşımaktadır.
Unutulmamalıdır ki bu coğrafyada ayrışma en çok emperyalistlerin işine yarar.
Bugün vakit; mezhep, meşrep, etnik kimlik ya da siyasi görüş üzerinden ayrışma vakti değildir.
Bugün vakit; bir olma, birlik olma, beraber olma ve kardeşlik hukukunu güçlendirme vaktidir.
Savaşı Başlatmak Değil, Bitirebilmek
09 Mart 2026 Pazartesi 09:24





