Bir millet, iki devlet diyoruz hep. Peki, ortak tarihimizin bize öğrettiği acılardan ders çıkarmak da bu kardeşliğin bir parçası değil midir? Bir devlet için aslolan, toplumu ayrıştırmak değil; özgürlükleri koruyarak kardeşliği güçlü kılmaktır.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bağ, yalnızca ortak bir dilin, tarihin ve kültürün bağı değil, inancında birliği var. Aynı kıbleye, aynı peygambere, aynı kitaba inanıyoruz. İşte tam da bu nedenle Azerbaycan’da başörtüsü üzerinden yaşandığı bildirilen gelişmeleri yalnızca bir eğitim veya kıyafet meselesi olarak görmemek gerekir. Mesele; insanların inançlarını yaşama özgürlüğü, eğitim hakkı ve toplumun farklılıklarıyla bir arada yaşayabilme iradesidir.

Son dönemde Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin okul kapılarından geri çevrildiği, bir öğretmenin görevinden ayrılmak zorunda kaldığı ve öğrencilerin arkadaşlarına destek olmak için seslerini yükselttiği yönündeki haberler, ister istemez Türkiye’nin yakın tarihinde yaşadığı acı bir dönemi hatırlatıyor: 28 Şubat sürecini.

İnsan onurunu, inanç özgürlüğünü ve eğitim hakkını ilgilendiren meselelerde geçmişin tecrübelerini hatırlamak, aynı acıların yeniden yaşanmaması için önemlidir. Türkiye 28 Şubat’ı yaşadı, bedelini bir millet ödedi. 1990’lı yılların sonunda başörtüsü üzerinden yürütülen sert tartışmaların, kamusal alan aldatmacasının ve yasakçı uygulamaların toplumsal hayatta ne tür yaralar açtığını çok iyi biliyoruz.

AK Parti Trabzon Milletvekili Vehbi Koç’tan Of’a Okul Müjdesi!
AK Parti Trabzon Milletvekili Vehbi Koç’tan Of’a Okul Müjdesi!
İçeriği Görüntüle

Başörtülü öğrenciler üniversite kapılarında bekletildi. Genç kadınlar, eğitimlerine devam edebilmek için ağır psikolojik baskılarla karşı karşıya kaldı. İmkânı olanlar yurtdışına gitti, olmayanlar eğitim hakkından yoksun bırakıldı. Bazıları hayallerini ertelemek, bazıları eğitim hayatından uzaklaşmak, bazıları ise inançları ile gelecekleri arasında tercih yapmaya zorlandıklarını hissetmek durumunda kaldı. Kamu görevlerinde çalışan kadınlar başörtülü, başörtüsüz ayrımına tabi tutularak mağdur edildi.

Üniversite kapılarında yaşananlar, ikna odaları, mezuniyet törenlerinde ortaya çıkan gerilimler ve yemin törenlerine yansıyan tartışmalar, Türkiye’nin hafızasında derin izler bıraktı. O günlerde mesele, yalnızca bir başörtüsünün varlığı veya yokluğu değildi. Asıl mesele, bir insanın inancı nedeniyle eğitim hakkının, mesleğinin ve toplumsal hayattaki yerinin tartışmaya açılmasıydı.

Bugün Türkiye, geçmişte yaşanan bu sorunların önemli ölçüde geride bıraktı. Başörtülü kadınların eğitim hayatında, çalışma yaşamında ve kamusal alanda daha özgür biçimde yer alabilmesi, toplumsal barış adına önemli bir kazanım oldu.

Azerbaycan devletinin buradan çıkarması gereken ders açıktır: Yasaklar ve baskılar toplumsal sorunları çözmez; çoğu zaman onları daha da derinleştirir. Başörtülü ve başörtüsüz diye iki ayrı toplum kurulamaz. Başörtülü bir öğrenci de başörtüsüz bir öğrenci de aynı ülkenin evladıdır. Birinin özgürlüğünü diğerinin özgürlüğüne karşı konumlandırmak, toplumsal barışı zedelemekten başka bir sonuç doğurmaz.

Bir öğrenci başörtüsü taktığı için diğerinden daha az çağdaş, daha az eğitimli veya daha az değerli değildir. Özgürlük, yalnızca bize benzeyen insanların tercihlerini korumak değildir. Özgürlük, bizden farklı düşünenlerin de haklarını savunabilmektir. Laikliğide bu çerçevede bakmak gerekir. İnsanların inançlarını kamusal hayatta ifade etmelerini kategorik biçimde dışlayan bir anlayışa dönüşmemelidir.

Bir gazinin feryadı, hepimizin vicdanına sesleniyor; “Kolumu vatan için feda ettim, kızım okula alınmıyor!” Bu sözün taşıdığı acıyı anlamak için uzun açıklamalara ihtiyaç yok. Vatanı için fedakârlık yapmış bir babanın, kızının eğitim hakkı konusunda çaresizlik yaşadığını düşünmek bile insanın yüreğini burkar. Eğitim kurumları, çocukların kendilerini güvende hissettikleri yerler olmalıdır. Okul kapıları ayrımcılığın değil, bilgiye ve geleceğe açılan kapılar olmalıdır. O öğrenci, geleceğini kurmaya çalışan bir çocuktur. Öğretmenine veda ederken ağlayan bir öğrencinin gözyaşları, herhangi bir siyasi tartışmanın malzemesi hâline getirilmemelidir.

Başörtüsü meselesinin siyasi kamplaşmanın bir aracına dönüşmesi, toplumda gereksiz gerilimler doğurabilir. İnanç özgürlüğü üzerinden yürütülen tartışmaların, insanları birbirine düşman hâle getirecek bir noktaya taşınması ise hiç kimsenin yararına değildir. Türkiye ile Azerbaycan’ı birbirine bağlayan “Bir millet, iki devlet” sözü, yalnızca bir slogan değildir. Bu söz, birbirimizin iyiliğini istemeyi, yanlış gördüğümüz uygulamalar karşısında sağduyulu biçimde konuşabilmeyi ve kardeşimizin huzurunu kendi huzurumuzdan ayrı görmemeyi de gerektirir.

Türkiye, 28 Şubat döneminde yaşanan acıların ardından önemli bir tecrübe kazandı. İnanç özgürlüğü ile toplumsal barışın birbirine karşıt olmadığını, insanların farklılıklarıyla birlikte yaşayabileceğini gördü. Bugün bu tecrübenin Azerbaycan’la paylaşılması, kardeşliğin gereğidir.

Ez cümle;
Buradan Azerbaycanlı kardeşlerimize sesleniyorum: Bir Atasözü var; ‘’Hesabını yapamayan kasabın elinde bir masat ile bıçak kalır’’ diye. Bir işe girerken önce sağına/soluna bakacaksın. Bu işten kim kazançlı çıkar diye. Bu uygulamadan Azerbaycan halkının hiçbir kazancı yoktur. Bu devleti açmaza sokar. Biz bunu çok acı şekilde yaşadık. Dileriz ki bu kardeşlik, yasakların ve ayrışmanın değil; aklıselimin galip geldiği, adaletin, özgürlüğün ve karşılıklı saygının ortaklığı olarak daha da güçlenir.