Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in, "Temizlik ve güvenlik personeli sorunumuz yoktu. 60 bin kişiyi taşerondan kadroya geçirince sorunlar oldu. Bu yüzden kadrolu personel almayacağız." sözleri birilerini aşırı şekilde rahatsız etti. Çünkü zülfüyare tam olarak dokundu. Herkesin rahatsız olduğu ancak dillendiremediği bir gerçeği ifşa etti.
Bugün hangi kurum yöneticisine gitseniz, ufaktan bir tırtıklasanız sayın bakanla aynı şeyleri söyleyecek.
Kimse yanlış anlamasın...
Bu ülkede görevini hakkıyla yapan, aldığı maaşın her kuruşunu sonuna kadar hak eden binlerce kamu çalışanı var. Onlar bu eleştirinin muhatabı değildir. Asla da olamaz. Fakat kimse de gözümüzün içine baka baka olmayan bir tabloyu varmış gibi anlatmasın.
Vatandaş, okullarda, hastanelerde, belediyelerde, kamu binalarında görüyor. Ne hikmetse görmesi gerekenler duymuyor, görmüyor. Adeta üç maymunu oynuyor.
Mesai başlamış ama işyerinde kahvaltı bitmemiş...
Koridorlar boş ama mutfaklar, çay ocakları dolu...
Çay, kahvaltı bitiyor, öğlen ne yiyelim muhabbeti başlıyor.
Bir iş için gittiğiniz kurumda çalışanı bulmak mesele, bulduğunuzda iş yaptırmak ayrı mesele...
Sonra dönüp kamu hizmetlerinin neden aksadığını tartışıyoruz.
Sorun sadece maaş değildir.
Bugün taşeron olarak çalışan bir personelle kadroya geçtikten sonraki maliyet arasında ciddi fark oluşuyor. Maaş, ikramiye, ilave tediye, fazla mesai, sosyal haklar derken devletin yükü katlanıyor. Vatandaşın beklentisi de doğal olarak artıyor. Çünkü bu paranın kaynağı devletin kasası değil, milletin ödediği vergidir, yani Beyt-ül mal.
Peki aynı oranda verim artıyor mu?
İşte tartışmanın düğüm noktası burası.
Birçok kurum yöneticisinin ortak şikâyeti aynı:
"Kadro geldikten sonra iş yaptıramıyoruz."
Çünkü sistem çalışkanı değil, statüyü ödüllendiriyor.
TYP'den ve İUP'dan okullarda görevlendirilen kişilerle bir anket yapın. Şunu göreceksiniz: Kadroya geçen izliyor, TYP ve İUP'dan işe girenler çalışıyor. Üstelik çok daha az ücret karşılığı.
Dün okulun her köşesini temizleyen, gerektiğinde görevi olmadığı hâlde çay taşıyan, koridor silen personel; kadroya geçtikten sonra bir bakıyorsunuz bel fıtığı raporu almış, temizlik malzemesine alerjisi çıkmış, beli ağrımış, masa başı görev talep ediyor. Elbette sağlık sorunu yaşayan insanlar vardır ve onların hakları korunmalıdır. Ancak istisnaların zamanla yaygın bir uygulamaya dönüştüğü yönündeki eleştiriler de görmezden gelinemez.
Daha vahimi ise tüm bu durumlar karşısında yöneticilerin elinin kolunun bağlanmış olmasıdır.
İşini yapmayan personele görevini hatırlatıyorsunuz...
"Mobbing."
Performansını sorguluyorsunuz...
"Sendikaya şikâyet."
Disiplin işlemi başlatıyorsunuz...
"Siyasi baskı."
Sonuç?
Yetki yöneticide...
Sorumluluk yöneticide...
Ama yaptırım yok. Üstelik üst yöneticiler de soruşturma izni vermede mahirler.
O zaman kim yönetecek bu kurumları?
Asıl çarpıklık ise ücret sisteminde yaşanıyor.
Çalışanla çalışmayan arasında neredeyse hiçbir fark yok.
Fedakârlık yapan daha fazla yoruluyor.
Sorumluluktan kaçan aynı maaşı alıyor.
Böyle bir düzende kim neden daha fazla çalışsın?
Kamuda yıllardır yanlış anlaşılan bir kavram var: İş güvencesi.
İş güvencesi, ömür boyu performanstan bağımsız maaş garantisi değildir, olmamalı.
İş güvencesi; siyasi baskıya karşı çalışanın korunmasıdır.
Görevini yapmayanın dokunulmazlığı değildir.
Devlet baba olabilir...
Ama sahipsiz değildir.
Milletin vergisiyle maaş alan herkesin millete karşı da sorumluluğu vardır.
Kimsenin sırtını sendikaya, siyasi bağlantıya ya da bürokratik ilişkilere yaslayarak kamu hizmetini aksatma lüksü olamaz.
Peki çözüm nedir?
Çözüm, tabii ki yeniden taşeron düzenine dönmek değil, performansı esas alan cesur bir kamu personel reformudur.
Çalışan ödüllendirilmeli...
Çalışmayanın hesabı sorulmalı...
Yöneticiye objektif performans değerlendirme ve yaptırım yetkisi verilmeli...
Devletin görevi yalnızca personelini memnun etmek değildir. Vatandaşına kaliteli hizmet sunmaktır. Çünkü orada çalışan personel vatandaşın memnuniyetini esas almalı.
Bugün cesaretle konuşulması gereken gerçek şudur:
Kamu personel sisteminde sorun varsa, bunu dile getirenleri susturmak yerine sorunun kendisini çözmek gerekir.
Aksi hâlde olan yine vatandaşa olur.
Vergiyi ödeyen millet, maaşı ödeyen millet, yokluk çeken millet, çalışanlarca horlanan millet, bedel ödeyen millet.
Sizce bu işte bir terslik yok mu?





