SAVAŞIN DEĞİŞEN YÜZÜ
Tarihin sürekli aynı hatalarla tekerrür etmesinin temel nedeni, insanın değişmeyen doğası, hırsları ve geçmişin tecrübelerini kendi zamanına uyarlarken yaptığı algı yanılmalarıdır. İran'a bakınca ne görüyorsunuz? Selçuklu'ya, Osmanlı'ya, hatta Selahaddin Eyyubi'ye yapılanları görmüyor musunuz? Ya da daha yakın tarihte Irak'ta, Yemen'de ve Suriye'de yaşananları da görmüyor musunuz? Asıl mesele, tarihin kendini tekrar etmesi değil; insanların ondan yeterince ders çıkaramamasıdır.
Biliyorum, bu yazıyı kaleme alırken birçok tepki alacağım. Ancak bazen gerçekler acıdır ve onları dile getirmek gerekir.
Çünkü hakikati konuşmaktan kaçınmak, yanlışların büyümesine sessiz kalmak anlamına gelir.
Bu yazının amacı herhangi bir tarafı yüceltmek ya da karalamak değil; yaşanan gelişmelere sorgulayıcı bir bakışla yaklaşmak ve görünen ile söylenen arasındaki çelişkilere dikkat çekmektir. Farklı düşünenler olacaktır, hatta sert eleştiriler de gelebilir. Ancak tarih, çoğu zaman duygularla değil, gerçeklerle yazılır.
İran ile ABD arasında Hürmüz ekseninde başlayan gerilim, zamanla farklı bir mecraya evrilmeye başladı. Özellikle İran'ın Erbil, Bahreyn, Kuveyt ve hatta Katar gibi ülkeleri hedef alan saldırıları, savaşın ilk günlerinde elde ettiği psikolojik üstünlüğü hızla aşındırırken, İslam dünyasında oluşan desteğin de zayıflamasına neden oluyor. Çünkü İslam dünyası bu savaşı siyonizme karşı direniş olarak görüyordu.
Peki gerçekten böyle mi ilerliyor?
Bu süreçte dikkat çeken en önemli çelişkilerden biri ise şudur:
Gazze'yi cehenneme çeviren, binlerce çocuk, kadın ve yaşlıyı katleden; Lübnan'ı harabeye çevirip sivilleri hedef alan ve İran'a yönelik saldırıları başlatan İsrail'e karşı beklenen ölçüde doğrudan bir karşılık verilmemesi, kamuoyunda ciddi soru işaretleri oluşturuyor.
İran'ın yıllardır dile getirdiği "İsrail'i haritadan sileceğiz" söylemleri ile sahadaki uygulamaları arasındaki belirgin fark, doğal olarak farklı yorumlara kapı aralıyor.
İran, geçmişte olduğu gibi bugün de vekil güçlerini devreye sokmayı tercih ediyor. Husilere verdiği destek ve yönlendirmeler sonucunda önce Suudi Arabistan hedef alındı, ardından karşılıklı saldırılarla savaşın kapsamı daha da genişledi. Böylece bölge, yeni bir istikrarsızlık sarmalının içine sürüklendi. Adeta üçüncü dünya savaşının temelleri atılıyormuş gibi bir tablo ortaya çıkıyor.
Savaşın ilk günlerinde birçok kişi gibi ben de İran'ın başarılı olmasını istedim. (Aslında hâlâ içimden geçen bu.)
Bunun sebebi, bir İslam ülkesinin ABD ve İsrail'e karşı meydan okumasının İslam dünyasında bir özgüven oluşturabileceği düşüncesiydi. Ancak zaman ilerledikçe görüldü ki mesele yalnızca ABD ve İsrail'e karşı durmak değilmiş. İran'ın öncelikleri ve izlediği bölgesel politikalar, bu beklentilerin tam anlamıyla karşılanmadığını gösteriyor.
Daha önce kullandığım "İran, farkında olmadan emperyal güçlere ve siyonizme alan açan bir aktördür." şeklindeki ifademin, bölgede yaşanan son gelişmeler ışığında yeniden tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü iki ay süren savaş boyunca önemli kazanımlar elde ettiği ifade edilen İran'ın, hangi gerekçeyle bölgenin yeniden kan gölüne dönmesine zemin hazırladığı sorusu hâlâ cevap bekliyor. (Buradan özellikle tekrar belirteyim, fazla değil iki hafta içinde tekrar masaya oturacaklar.)
Aynı şekilde, geri çekildiği ve taviz verdiği konuşulan ABD'nin yeniden İran'a yönelik saldırılara başlaması da üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir başlıktır. Bugün bu sorulara net cevaplar vermek kolay değildir. Ancak tarihin bu dönemi, yaşananların gerçek sebeplerini er ya da geç mutlaka ortaya koyacaktır.
Ne İran taraftarlığı yapmak ne de ABD ve İsrail politikalarını alkışlamak doğru bir yaklaşımdır. Çünkü biri siyonizme diğeri Şii hilaline hizmet ediyor.
Tarafgirlik, hakikati görmeyi zorlaştırır. Ortadoğu'da birçok devletin ipi emperyal güçlerin elindeyse, İran'ın da bu denklemden tamamen bağımsız hareket ettiğini söylemek güç, hatta imkânsız diyebiliriz. Güç ve çıkar ilişkileri, çoğu zaman halkların barış beklentisinin önüne geçmektedir.
Bugün ne gerçek anlamda işleyen bir Arap Birliği vardır ne de ortak hareket edebilen bir İslam Birliği. Bu birlik fikri daha çok halkların gönlünden geçen ütopyadan başka bir şey değildir.
Devletlerin politikaları ise çoğu zaman kendi ulusal çıkarları ve uluslararası güç dengeleri doğrultusunda şekillenmektedir.
Türkiye ise bu tablonun dışında, politikalarını görece daha bağımsız şekillendirebilen az sayıdaki ülkeden biri olarak öne çıkmaktadır. Ancak genel tabloya bakıldığında, Ortadoğu'nun kaderi hâlâ büyük güçlerin hesapları, bölgesel rekabetler ve stratejik çıkar mücadeleleri tarafından belirlenmektedir.
Bunun bedelini ise her zaman olduğu gibi yine çocuklar, kadınlar, yaşlılar; yani bölgenin mazlum halkları ödemektedir.




