Bir zamanlar “dava” denildiğinde bedel ödemek, yük taşımak, yalnız kalmayı göze almak ve fedakârlık anlaşılırdı.
Bugün ise;
Menfaatin adı dava, torpilin adı referans, biatin adı sadakat oldu.
Kelimeler hâlâ yerli yerinde duruyor aslında ama içleri boş bir şekilde.
Dava; kürsülerde anlatılan, sosyal medyada paylaşılan bir süs değildir. Dava, insanın içini yakan bir ateştir, vicdandır, derttir. Rahat koltuklarda, makam odalarında, ihale masalarında filizlenmez. Konfor alanında büyüyen şey dava değil, çıkardır, kişisel ikbaldir.
Gerçek dava adamı dertlidir.
Bugün Gazze’dir uykusunu kaçıran, yarın Doğu Türkistan öbür gün Myanmar. Coğrafyalar değişir ama mazlumlar değişmez. Çünkü dava haritalarda taşınmaz; vicdanlarda taşınır ve büyür.
Dava, kimsenin görmediği yerde el uzatabilmektir. Alkış beklemeden, karşılığını beklemeden serdengeçmektir.…
Ama bugün ne görüyoruz?
Dava adına konuşan çok, dava için vazgeçen yok. Herkes “biz” diyor ama herkes cebini doldurma, ihale kapma ya da makam peşinde. Yani dava diyenlerin bir çoğu ilk fırsatta nefsine yeniliyor.
Oysa dava, “ben”i geri çekebilme meselesidir. Makamdan, mevkiden, konfordan vazgeçebilmektir. Biz ise vazgeçmeyi değil, pay kapmayı öğrendik.
Ve çürüme tam da burada başlıyor.
Bir kuruma yönetici atanırken ilk şart liyakattir ve öyle de olmalıdır. Ama bugün aranan şey ehliyet/liyakat değil, sadakat. Üstelik bu sadakat devlete değil; kişilere, gruplara, çıkar ağlarına…
Bilgili olan altta, bilgisiz olan üstteyse;
Soran susturuluyor, susan yükseltiliyorsa;
Orada devlet yoktur, düzenli bir çürüme vardır.
Bir yönetici basit bir soruya cevap veremiyor, basit bir sorunu inisiyatif kullanarak çözemiyor, hep birilerinden işaret bekliyorsa sorun o kişide değil onu oraya getiren zihniyettedir.
Biz bunları dedikçe bize karşı soru olarak şu geliyor;
“Sadakatsiz adama makam mı verilir?”
Sorulması gereken soru aslında şu olmalıdır:
Ehil olmayan, devlete sadakati olmayan adama devlet teslim edilir mi?
Tarih bu konuda bize bir çok örnekler sunmuştur.
Devletler dostlukla, akrabalıkla, hemşerilikle, partizanlıkla ayakta kalmaz.
Ehliyet yoksa adalet olmaz. Adalet yoksa devlet uzun yaşamaz. Hep inançlı insan olduğumuzdan dem vururuz ancak inancımızın gereği nefsimizin emirlerini yerine getiririz.
Oysa Kur’an emri açıktır: “Emanetleri ehline verin.”
Peygamberimizin uyarısı nettir: “Görev ehil olmayana verildiğinde kıyameti bekleyin.” Mekkenin fethinde kabe örneğine bakabilirsiniz.
Ama biz ne yapıyoruz?
Emaneti ganimet olarak görüyor çevremizle paylaşıyoruz.
Bu mesele sadece iktidarın değil, muhalefetin de meselesidir. Herkes kendi adamını öncelediğinde, liyakatsizlik istisna değil sistem haline gelir. Sistemleşen her yanlış, devleti içeriden çürütmeye başlar.
Son sözum şudur;
Davayı menfaatten,
Liyakati sadakatten,
İmanı slogandan kurtarmadıkça;
Ne adalet gelir,
Ne düzen kurulur,
Ne de bu ülke ayağa kalkar.
Çünkü sorun kelimelerde değil, niyetlerde.
Ve unutmayalım:
Dava anlatılan değil, yaşanandır.
MENFAATİN ADI DAVA OLDUYSA, LİYAKAT ÇOKTAN ÖLMÜŞTÜR
02 Şubat 2026 Pazartesi 09:05





