DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncay Bakırhan yaptığı bir konuşmada; “Kürtler kimliğinin tanınmasını, anayasal güvenceyi, ana dilinde eğitimi, yerel demokrasiyi ve eşit yurttaşlığı’’ talep ettiklerini belirterek, ‘’Kürtler devletle münazara değil, müzakere yapmak istiyor” dedi.
Bu cümleler masum gibi görünse de aslında ileride derin acılar doğuracak, ayrışmanın, ayrılmanın temellerini atacak cümleler. Her cümle özellikle ve seçilerek kullanılmış.
Öncelikle “kimliğin tanınması” ve “anayasal güvence” meselesini ele alalım;
Türkiye’de geçmişte ciddi sorunlar yaşandığı inkâr edilemez. Ancak bugünün Türkiye’sinde bunu söylemek hem anlamsız hem de vicdanlara sığmaz.
Kimliklerin ifadesi anlamında hiçbir sıkıntı yok. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes eşit haklara sahip. Kürt’te, Laz’da, Çerkez’de, Türk’de aynı haklara sahip. Batı demokrasilerinde olmayan haklara sahip.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, anayasal olarak tüm bireylere eşit haklar tanıyor. Seçme ve seçilme hakkından kamu görevine girişe, eğitimden sağlığa kadar temel alanlarda bir ayrım yapılmıyor. Nitekim farklı kökenlerden gelen bireylerin devletin en üst makamlarına kadar yükselebildiği bir gerçek.
Ana dilde eğitim meselesi ise duygusal yönü güçlü ama çözümü teknik ve stratejik bir konu. Eğitim politikalarının temel amacı gençleri ülkesi ve milletine faydalı bireyler olarak yetiştirmek, onları dünyaya hazırlamak olmalı.
Bu noktada mesele, sadece hangi dilde eğitim verileceği değil; o eğitimin bireyi ne kadar ileri taşıdığıdır. Türkiye’nin ihtiyacı, gençleri içine kapatan değil, dünyaya açan bir eğitim vizyonudur.
Ancak Türkiye’de bu başlık, teknik bir eğitim tartışmasından çok daha fazlasını ifade ediyor.
Eleştirilerin temelinde şu kaygı yatıyor: Eğitim dili üzerinden oluşacak ayrışma, zamanla toplumsal bütünlüğü zedeler mi?
Burada ki niyet toplumsal ayrışmanın temellerini atarak üniter yapıyı zayıflatmak.
Kürtler bu ülkenin asli unsuru. Yani azınlık değil. Dolayısıyla anadilde eğitim masum bir istek değil. Aynı dili konuşamayan insanlar aynı idealde buluşamaz. Aynı idealde buluşamayan insanlar ise bir arada yaşayamaz.
Bu yüzden konu, sadece “öğrenci hangi dilde daha iyi öğrenir?” sorusunun ötesine geçerek, doğrudan devletin yapısına dair bir tartışmaya dönüşüyor.
“Eşit yurttaşlık” vurgusu da dikkat çekici. Hangi Kürt bu ülkeden Türk’ten daha az hak kullanıyor.
Türklerin sahip olup da Kürtlerin sahip olamadığı haklar nelerdir? Bu safsata söylemler Kürt ile Türk’ü kutuplaştırmaktan başka ne anlam ifade ediyor.
Eşitlik, sadece söylemle değil, karşılıklı entegrasyon ve ortak üretimle inşa edilir. Artık kafanızı kuma gömmekten vazgeçin.
Ve belki de en kritik ifade: “Münazara değil müzakere.” Bu cümle, ilk bakışta uzlaşmacı bir yaklaşım gibi görünse de, arka planı sorgulanmadan değerlendirilemez.
Şunu sormadan geçemiyorum; Türkiye’de bir savaş, bir asimilasyon yada kültürel baskı mı var da böyle saçma bir cümle kuruyorsunuz? Sürekli çatışma diliyle bir sonuca varılmaz.
Eleştirel bir yerden bakıldığında, bu tür açıklamaların önemli bir kısmının, çözüm üretmekten çok mevcut fay hatlarını canlı tutma riski taşıdığı görülüyor. Çünkü sürekli aynı başlıkları, aynı tonla dile getirmek, toplumda karşılık üretmekten ziyade kutuplaşmayı besliyor.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey ise açık: Daha fazla slogan değil, daha fazla gerçeklik. Daha fazla gerilim değil, daha fazla güven. Ve en önemlisi, geçmişin diliyle değil, geleceğin aklıyla konuşabilmek.
Aksi halde, tartıştığımız şeyler değişse bile, tartışma biçimimiz hiç değişmeyecek. Çünkü insanlar artık söylenene değil, söylenmeyene odaklanıyor.
Şehit ve gazi ailelerinin hassasiyeti... Bu tartışmanın belki de en ağır yükünü taşıyan kesim, terörle mücadelede bedel ödemiş şehit ve gazi aileleri. Onlar için bu mesele akademik ya da siyasi bir başlık değil; doğrudan hayatlarının gerçeği. Bu yüzden onların zihnindeki soru çok daha net ve sert: “Bunca fedakârlık ne içindi?”
Bu soruya verilecek cevap, herhangi bir siyasi söylemle geçiştirilemez. Çünkü bu meselede atılacak her adım, onların yaşadığı kaybın anlamıyla doğrudan ilişkilidir.
Devletin ve siyasetin burada taşıdığı sorumluluk açık:
Atılacak her adım, ülkenin birliğini korurken, bu fedakârlıkları değersizleştirmeyecek bir denge üzerine kurulmalıdır.
Son söz: Açıklık olmadan güven olmaz
Türkiye’nin bu tür tartışmalarda en çok ihtiyaç duyduğu şey, dolaylı ifadeler değil, açık ve net bir dildir.
Ne istendiği açıkça ifade edilmeden, neye karşı çıkıldığı sağlıklı biçimde tartışılamaz.
Çünkü belirsizlik, en çok korkuyu büyütür.
Korku ise yerini hızla kutuplaşmaya bırakır.





